Diyanet

 

 

TÜRKİYE’DE DİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİNİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ YENİ ARAYIŞLAR

Prof. Dr. Abdurrahman DODURGALI*


Tarih boyunca eğitim ile ilgili problemler insanlığın önde gelen üğraşılarından biri olmuş, toplumlar, gelecekteki insanını yetiştirmek için bir tip oluşturmayı en önemli sorunlarından birisi olarak görmüştür.Bu sorunun bir ayağını da din eğitimi ve öğretimi oluşturmuştur.Her toplumda kendini gösteren bu karmaşık sorun ülkemizde zaman zaman durulsa da her zaman var olmuş ve olmaya devam etmektedir.
Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabul edilişinden bu yana çeşitli tartışmalara neden olan okullarda din eğitim ve öğretimi verilmesi konusu,bu kanunun kabulünden önce genel eğitim çalışmaları ile bir paralellik içinde seyretmiştir. 1920 de “dini ve milli bir terbiye”hedefiyle başlayan eğitim politikalarını oluşturma çalışmaları,1922 lerde “şark ve garb etkilerinden uzak,milli seciye ve ahlaka dayalı bir terbiye”anlayışına gelmiş ve cumhuriyetin ilanından iki gün önce de Atatürk’ün Bursa Muallimler Birliğinde yaptığı konuşmada da belirttiği gibi”çağın gereklerine,halkın istek ve ihtiyaçlarına uygun bir eğitim”hedefine ulaşmıştır.Tevhid-i tedrisat kanununun kabulü,anayasadan”Devletin dini islam’dır.”ibaresinin çıkarılması,laikliğin kabulü gibi önemli dönemeçlerde sorgulanan ve o günkü siyasi konjöktörün de etkisiyle belki de suçlu bulunarak mahkum edilen din eğitimi genel eğitim politikalarının dışına çıkarılmıştır.Din eğitiminin örgün eğitimden kaldırıldığı bu dönemler,1940 ların sonunda Dünyada meydana gelen gelişmeler ve toplumsal hayatta ortaya çıkan ihtiyaçlar doğrultusunda, mesleki din öğretimi yapan okulların açılması ve okullara isteğe bağlı din derslerinin konmasıyla son bulmuştur.Fakat, isteğe bağlılık bile,din derslerini sorgulanmaktan kurtaramamış, tartışmalar gene son bulmamış,70 li yıllarda bu sorgulamalardan imam hatip okullarının orta kısımları nasibini almış, bu arada çıkarılan milli eğitim temel kanununda yapılan bir atakla aynı okullara yeni açılımlar getirilmiş,orta öğretime,ahlak dersleri adı altında korsan din dersleri konmaya çalışılmış,mukabil atakla da bu dersler felsefi ahlakla sınırlandırılmıştır. Konu, 82 anayasasının hazırlanmasında tekrar ele alınmış ve 24.madde düzenlemesi ile tartışmalara son verilmek istenmiştir.97 li yılların suni ortamında Milli Eğitim Temel Kanunun getirdiği açılım kör ve topal hale getirilmiştir.
Hepimizin bildiği bu kısa tarihçeyi vermemin amacı konu ile ilgili bilgi vermek değil,85 yıllık bir süre içinde ortaya çıkan değişime, inişlere çıkışlara ve gelgitlere dikkat çekmektir.Bu zaman içinde okullardan din eğitim ve öğretimini kaldırmaktan zorunlu okutmaya,bazan halkın rağbet etmemesini gerekçe göstererek onları kapatmaya bazan da halkın çok rağbet etmesini gerekçe göstererek kapanmasına sebeb olabilecek sınırlamalar getirmeye kadar çeşitli tasarrufların yapılması,akıllara,devletin bu konularda belirlenmiş,geleceğe dönük hiçbir politikasının olmadığını getirmektedir.Geçmişte bu süreci yaşayan din eğitim ve öğretimi, gerek dünyada, gerekse toplumsal hayatta bugünlerde meydana gelen değişme ve gelişmelerle.tekrar yeni bir değişim periyoduna girmiştir.Avrupa Birliğine Giriş Sürecinde başlığı ile yapılan tüm toplantılar, bu değişimin somut habercileridir.Görülen odur ki bu süreçte, tekrar bir değişim yaşaması kaçınılmaz olan din eğitim ve öğretiminin hem felsefesi hem de uygulaması açısından gözden geçirilmesine ihtiyacı vardır. Bugünkü tartışma da bu gelişmelerin bir sonucudur.
Ülkemizde din eğitimi ve öğretiminin iki ayağı vardır:
a-Mesleki din eğitimi (İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri)
b-Genel eğitim içinde din eğitimi(Ilk ve Orta Öğretim)
Mesleki din eğitimi veren İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakültelerinin gerekliliği,amaçları ve proğramları hakkında bu toplantıda bu konuda bildiri sunan Sayın Suat Cebeci’nin düşüncelerine iki nokta hariç tamamen katılıyorum.Tekrara sebeb olmamak için katılmadığım iki nokta üzerinde durarak konunun bu kısmını kapatmak istiyorum.
Sayın Cebeci ,devletin gerekli gördüğü takdirde imam-hatip liselerinin sayılarını sınırlamasının bir sakınca doğurmayacağını söyledi.Halkın istek ve ihtiyaçları sebebiyle açılmış bulunan bu okulların sudan gerekçelerle sınırlandırılması işin tabii seyrine aykırı olduğundan tatminsizlik doğuracak ve motivasyonu yok edecektir.Bundan dolayı bu görüşe katılmıyorum.
Ayrıca anayasa’nın 24.maddesindeki devletin“isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi”açma zorunluluğunu imam-hatip liseleri ve ilahiyat fakültelerini açmak suretiyle yerine getirdiğini söyledi.Bu yaklaşım yanlıştır.Mesleki din eğitimi veren bu kurumların varlığı, isteğe bağlı din eğitimi ve öğretimi imkanının varlığı anlamına gelmez.Bu iki konu ayrı ayrı hususlardır.
Genel eğitim içinde din eğitimi konusundaki düşüncelerine katılmıyorum. Eğer 23 yılda ülkemizde ortaya çıkan gelişme ve değişmeler yok farzedilirse,o zaman konuyu tartışmaya gerek kalmayacaktır.Çünkü uzun bir dönemde elde edilen tecrübe ve birikimler ışığında ulaşılan bu nokta hakikaten iyi bir noktadır.Ama 23 yılda çok şeyler değişmiştir.Türkiye şimdi çok farklı şartlar içindedir.Onun için de bu derslerin konumu ve durumunun tartışılması zamanı gelmiş ve hatta geçmektedir.
Eğer konu sadece anayasanın 24. maddesi ışığında ele alınırsa ortaya çıkan durum şöylece özetlenebilir.
Anayasanın 24. maddesinin amacı, öğrenciye din ve ahlak öğretimi altında dinler ve çevredeki inançlar konusunda genel bir bilgi kazandırmaktır. Bu dersin yaşayan dinlerin tarihi, sosyolojik, psikolojik ve felsefi incelenmesini içermesi ve belli bir dine vaya mezhebe yönlendirici olmaması gerekir. Bu maddeye göre dersler, tutum ve davranış oluşturma veya değiştirme anlamına gelen eğitime açık olmadığı gibi uygulamaya yönlendirmeye bile açık değildir.Derslerin sadece bilgi kazandırma ve düşünsel yetkinliği oluşturma amaçlı öğretim şeklinde yapılması istenmektedir.Hatta bu maddenin, dersleri,dinin kültürel hayatta ortaya çıkan görüntülerinin öğretimi ile sınırlandırdığı, bu konuda kültür kazandırma seviyesinin üstüne çıkılmamasını istediği, böylece öğretime de sınırlama getirdiği ve din öğretimini ikinci plana attığı söylenebilir.Bu durum da,
a- Toplumun dininin ve diğer dinlerin kültürel hayatın dışında kalan bilgilerinin eksik kalmasına ve öğrenilememesine,
b- Bundan da önemlisi dini uygulamaların yapılamamasına,
c- Hepsinden önemlisi din eğitiminin verilememesine yol açmaktadır.
Yapılan bu sınırlamalar,zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi öğretiminin, laiklik ilkesine aykırılığını gidermeyi sağlamakta,ve fakat, devletin gözetim ve denetim yapmasını ve din eğitim ve öğretimini tekeline almasını zorunlu hale getirmekte,bunun sonucunda da din eğitimi bir yana din öğretiminin bile eksik verilmesi gibi bir sorunu ortaya çıkarmaktadır.. Bu durumun “ülkemizin kendine özgü şartları”yaklaşımı ileri sürülerek normal kabul edilmesi mümkün değildir.Çünkü İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi din hürriyetine saygı duymayı , hatta garanti altına almayı devletin bir görevi olarak kabul etmekte,dinini öğrenebilme imkanının varlığını da,din hürriyetinin uygulamadaki temel esaslarından birisi olarak görmektedir.
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki din eğitim ve öğretiminin genel eğitim içinde verilmesi konusunun tartışılmaya açılması hiçbir fayda sağlamayacaktır.Bu konuda engin bir tecübeye sahip olduğunu bildiğimiz ülkemiz,bu tecrübeler sonucunda bu günkü duruma ulaşmış ve din öğretimini genel eğitim içine almıştır.Anayasa maddesiyle zorunlu olarak okutmasına bakılırsa,yarın ki insanını yetiştirme amacını gerçekleştirme açısından da bu derslerden çok şey beklemektedir.Bu beklenti şöyle de açıklanabilir:
Toplumbilimle ilgili kitaplarda dinin toplum üzerindeki etkisi sistematik bir şekilde incelenmiş, toplumların örgütlenmesinde, toplumsal birliğin kurulmasında, ortak kültürün şekillenmesinde ve aile, eğitim, ekonomi, sanat gibi toplumsal olguların ve hatta hayatın değişen şartlarına tabi dernek, kulüp ve mesleki kuruluşların oluşmasında, dinin etkisinin hiçbir şekilde yadsınamadığı görülmüştür. Hatta dinin tarihte birçok toplumsal değişmelere neden olduğu, aile, siyaset ve ekonomik yaşam gibi köklü toplumsal kurumların dinin etkisiyle çeşitli yönlerden değişime uğradığı tesbit edilmiştir. Dinin toplum üzerindeki etkisi o kadar derindir ki, Ziya Gökalp’e göre “toplum laikleşse bile dinin toplumdaki önemi ortadan kalkmaz. Din işbölümü ve uzlaşma sonucu muhtelif mesleki guruplara bölünen toplumun bütünleşmesinde en temel faktörlerden biri olarak işlevini görmeye devam eder.” Dinin çaresizliğe,acze, ümitsizliğe, dağınıklığa, düzensizliğe karşı oluşu,onun psikolojik olduğu kadar sosyolojik fonksiyonlarını da ortaya çıkartır. Aynı din mensubları, mensubu oldukları dinin heyecanını birlikte yaşarlar. Bugün laik ülkelerin tümünde bir şekilde dini kurumlara ve din eğitimine yer verilmesinin altında yatan temel neden budur.
Dinin toplumsal hayattaki bu türlü işlevleri,bizim toplumumuzun da ondan kopmamasını sağlamış,devlet laikliği kabul ederek dinle yollarını ayırdığında bile dinden beklentilerini gerçekleştirmek için toplum hayatını dinden ayrı kabul etmemiştir. Bir dönem din eğitimini ve öğretimini genel eğitim içinden çıkaran devletimizin daha sonra tedrici bir şekilde din öğretimine dönüşünün ve anayasa gücüyle zorunlu olarak din öğretimi yapmasının altında aynı sebeb yatmaktadır.
Avrupa Konseyinin kararlarında dinle ilgili olarak yapılan tanım çok dikkat çekicidir.Buna göre” din,insanın kendisi ile içinde yaşadığı toplum,devlet ve hatta dünya arasındaki ilişkilerini daha iyi ve daha yoğun kurmasını sağlayan bir sistemdir.”Görülüyor ki Avrupa,dini,kişinin hem psikolojik dünyası,hem de toplumla ilişkileri içine önemli bir boyut olarak katıyor.Belki bunlardan daha da önemlisi,devlet ve dünya ile ilişkilerinde bu boyuta daha da fazla bir önem atfediyor.Bundan dolayı da Avrupa Birliği anayasasının hazırlanması aşamasında,laiklik ve demokrasinin bir nevi kutsal yeri olan Avrupa Parlamentosu’nda laik olduğunu iddia eden yarıya yakın sayıda parlamenter, hristiyan kültürüne atıfta bulunmanın gerekli olduğunu teklif edip bunu savunacak kadar da benimseyebiliyor.Bu konuda 6 şubat 2005 tarihli hürriyet gazetesinin Pazar ilavesinde çıkan çok uç ve ilginç bir örneği de huzurunuza getirmek istiyorum. Futbolcu meneceri Bayram Tutumlu’ya göre inançlarının gereği olarak daha sorumlu davranmaları ve özel hayatlarına dikkat etmeleri sebebiyle Avrupa’da dindar sporcular gözde tutulmakta,kulüpler transfer yaparken futbolcunun inançlı ve dindar oluşunu göz önüne alıp tercihlerini buna göre yapmaktadırlar.
Laikliği benimsemiş bir ülkede din eğitimi ve öğretimi politikaları,o ülkenin laiklik ve sekülerlik anlayışı ile belirlenir.Bu anlayış doğrultusunda eğitime yön verilir. Din eğitimi ve öğretimi politikalarının yerli yerindeoluşturulması,laiklik politikasının resmi olarak oluşturulmasına ve laiklik kavramının içeriğinin düzenlenmesine bağlıdır.
. Laikliğin temeli basit bir ifade ile din ile devletin ayrı oluşu,dinin kendi alanında,devletin kendi alanında egemen olması,ikisinin de diğerinin alanına müdahale etmemesi ve devletin ayrıcalık tanıdığı bir dininin olmaması,bütün dinlere aynı mesafede durmasıdır.Devlet, din ve dini kurumlardan ayrı olsa da konsensus oluşturmak, müzakerelerde bulunmak, ilişkilerini sürdürmek için onlarla diyalog kurmak durumundadır. Bunun için de devletin muhatabı olacak, devletten ayrı bir dini organizasyon veya kurumun varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Eğer böyle bir kurum veya organizasyon yoksa,devlet bunun oluşmasına imkan sağlamalıdır. Dinin kurumsallaşması ve serbest bir şekilde örgütlenebilmesi, din özgürlüğünün ve laikliğin bir gereğidir.Halbuki ülkemizde dini temsil eden,özgür bir şekilde örgütlenmiş bir kurum yoktur.Bu durum bana göre din eğitimi ve öğretiminin birinci problemini oluşturmaktadır.
Ülkemizin içinde bulunduğu bugünkü şartlar,dini kurumlara serbest bir örgütlenme ve TRT veya YÖK gibi özerklik, en azından yarı özerklik imkanı sağlama zorunluluğu getirmiştir.Artık öncelikle bu adım atılmalıdır.
Bu konuda şu noktalara da temas edilmesini gerekli bulmaktayım.
Devletle dini kurumların ayrı olması,devletle toplumun ve toplumsal hayatın ayrıldığı anlamına gelmemelidir. Devlet topluma hizmet için varsa, sözgelimi onun ekonomik, hukuki, sosyal ihtiyaçlarını karşıladığı ve düzenlediği gibi dini ihtiyaçlarının karşılanmasına ve düzenlenmesine uygun ortam sağlamak durumundadır. Bu karşılama ve düzenleme engelleme şeklinde tezahür etmemelidir. Bu yapılmadığı veya böyle bir anlayışa gelinmediği takdirde yeni sosyal problemlerin ortaya çıkması,çıkmış olanların devam etmesi veya artması kaçınılmaz olacaktır.
Devlet dine finansal destek de sağlamalı, bu desteği kamu yararına kültür, eğitim, spor, sağlık gibi alanlarda faaliyet gösteren kurum, dernek, vakıf v.b.gibi kuruluşlara yaptığı yardım gibi görmelidir. Bu devletle toplumun bütünleşmesinin bir gereğidir.
Dini kurumlar da laiklik karşıtı tavırlar takınmamalı, din – devlet ayrılığını kabul ederek siyasal hayatta egemenliği devlete bırakmalı, kendi egemenlik alanında kendi politikalarını oluşturmalıdır. Dini kurum ve kuruluşların laiklik kavramı karşısındaki tutum ve davranışları, artık bu ilkeyi içlerine sindirerek neler yapılabileceğini düşünmek ve belirlemek olmalıdır. Bunun için de laikliği, onun içeriğini.bu konuda söz sahibi olacak kadar iyi öğrenmeli, bu alanı hiç kimsenin tekeline bırakmamalı,bu konuyu tekeline almak isteyenlere razı olmamalıdır. Hatta bu konuda topluma, zaman zaman da devlete yol gösterecek bir birikime ulaşmayı hedeflemelidir. Bu hedefe ulaşmanın da ön şartı laikliği içselleştirmek ve özgür bir şekilde örgütlenebilmektir.
Cumhuriyetin ilanından itibaren devlet hayatında 25 yıllık bir laiklik uygulaması tecrübesinden sonra oluşturdumuz laiklik anlayışı ,demokratikleşip,muhafazakar toplum yapısı ile birleştiğinde,din eğitimi ve öğretiminin örgün eğitim içine alınması gibi bir zaruret doğdu. 50 li yıllardan itibaren doğru ve yerinde bir tutumla bu uygulama geliştirilerek sürdürüldü.İçinde bulunulan şartlara göre de başarıya ulaştığını söylemek mümkündür.Bütün bu teorik ve pratik nedenlerden dolayı genel eğitim içinde din eğitimi verilmesi konusunun tartışma dışı tutulması gerektiğini düşünüyorum. Okullarda din eğitimi olmalıdır. Devletin sosyal devlet olması, fırsat eşitliği vermesi , kamuoyunun ve toplumun genel eğilim ve beklentilerine cevap vermesi görevi de bunu gerekli kılar.
Tartışılmadan kabul edilmesi gereken bir diğer hususta dini kurumların ve buralarda yetişen eğitimcilerinin artık iyice sıkıntı veren sorgulanmasına biran önce son verilmesi gereğidir.Cumhuriyetin hatta tanzimatın ilanından bu yana olur-olmaz gerekçelerle yapılan bu sorgulama , devletin kendisinin kurup geliştirdiği kurumlara ve buralarda yetiştirdiği kişilere güven duymadığı kanaatini ortaya çıkarmakta, bunun sonucu olarakta bu kurum ve kişilerde çalışma motivasyonunu yok etmekte, bundan dolayı da derslerden beklenen amaçların gerçekleşmesi bir türlü temin edilememekte,aynı sebebten anayasanın 24.maddesinin amir hükmüne rağmen isteğe bağlı din eğitimi ve öğretimi hayata geçirilememektedir.Bu durum bile bu sorgulamanın halen de sürdürülmekte olduğunun çok açık delilidir.
Tartışılacak hususlara gelince,bunlar öncelikle “bu konuda ülkemizin kendine özgü şartlarının varlığı”yaklaşımının isabetli olup olmaması ve verilecek din eğitiminin hukuki niteliklerinin, müfredat proğramının ve yönteminin nasıl olması gerektiğidir.Bunun için de anayasanın 24. maddesinde geçen:
a. Dersin zorunlu olmasının laik eğitim ve öğretimle ilişkisinin ,
b. Din kültürü ve ahlak öğretimi ibaresindeki kültür ve öğretim kavramının,
c. Devletin gözetim ve denetiminin varlığı,dolayısıyla da din eğitimin özel kurumlara bırakmamasının,
d. İsteğe bağlı din eğitimi ve öğretiminin yapılmasının hala temin edilememiş olmasını,
e. Son olarakta ana-babanın çocuğunu tevhid-i tedrisat kanunun dışında kendi dini ve felsefi görüşlerine göre eğitememesinin tartışılması gerektiğini düşünüyorum .
Bu konuda öncelikle“ülkemizin kendine özgü şartları”yaklaşımı üzerinde durmak istiyorum..Artık küresel bir köy görünümüne giren dünyada “kendine özgü” şartların” olamayacağı gerçeği kabul edilmelidir. Bu ibare, ufukları daraltmakta ve ülkeyi içe kapanık bir dünya ülkesi durumuna düşürmektedirZaman zaman, laiklik ilkesini öne sürerek zorunlu din öğretimine karşı çıkanları, veya din eğitim ve öğretimini savunan, fakat zorunlu olmasını istemeyenleri, devletin gözetim ve denetiminin sınırlandırılmasını hatta örgün eğitimin dışına çıkarılmasını,özel okullar, dernekler, vakıflar aracılığı ile yapılmasını isteyenleri, “ülkemizin kendine özgü” şartlarını dikkate almadıkları, dolayısıyla yanıldıkları veya “malum amaçlar peşinde koştukları” yolunda ithamlara rastlıyoruz.Bu ithamlara katılmak mümkün değildir. Kafalardaki bu engelin hemen ve şimdi terkedilmesinden başka bir yol yoktur. Onun için artık anayasanın 24. maddesini,ülkenin kendine özgü şartları içinde ele almanın bizi çıkmaza götüreceği yolundaki kananatimi belirtmek istiyorum.Mevcut durum geçiçi bir çözüm olarak getirilmiş ve kendisinden beklenenleri de doğrusu yerine getirmiştir.Ama artık daha ileri adımların atılması zamanı gelmiştir. Bu gün artık yeni şartlar ve yeni durumlar vardır.Kurumların bu şartlar çerçevesinde kendilerini düzeltme ve düzenleme zamanı da gelmiştir.
Ayrıca konuya bu şekilde yaklaşmanın Avrupa Birliği’ne giriş süreci çerçevesine de uymayacağı açıktır Son günlerde konunun çeşitli yönlerden gündeme gelmesinin sebebi de budur.
Bu tesbitten sonra bir noktaya da açıklık getirmek istiyorum. Bizim üzerinde durduğumuz ve tartışılmasını istediğimiz konu dinin hem öğretimi hem de eğitimi konusudur.Bu ibareden eğitimi çıkarıp sadece öğretimi ele alırsanız o zaman durum değişmektedir.Mevcut durum laiklikle birlikte eğer–ateist ve başka dinlerden olanlar hariç-müslüman çocuklarının eğitimine imkan verirse, ozaman zorunlu olmasına itiraz edilmeyebilir.Mevcut durum buna imkan vermiyor ki kanunda zorunlulukla eğitim yanyana getirilmemiştir.Bu durumda ya eğitimden vaz geçeceksiniz,ya da zorunluluktan vaz geçeceksiniz.İşte bu noktada biz zorunluluktan vazgeçilmesinin ve eğitim imkanının getirilmesinin daha doğru bir yol olduğunu düşünüyoruz.
Bundan açıklamadan sonra sonra din öğretiminin zorunlu olup olmaması konusunun da tartışmaya açılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Avrupa Topluluğu’na girme aşamasına gelmiş olan ülkemizde din öğretiminin zorunlu olmasının gerekçelerini biz anlasak bile başkalarına anlatabilmek zor bir iştir. Üstelik ben, bu sürecin,zorunluluk gerekçelerini azalttığını,giderek de ortadan kaldıracağını düşünüyorum.
Din öğretiminin zorunlu olmasına laiklik açısından baktığınızda, laiklik ile din öğretiminin zorunlu olması uygulamasının esasen bağdaşmadığı,aksine çeliştiği söylenebilir.Kaldı ki geçmişte isteğe bağlı olarak okutulan din derslerine bile laiklik adına karşı çıkanlar olmuş ve dersin kaldırılmasını istemişlerdir Laikliğin gereği, devletin, okullarında ve açtığı kurumlarda din eğitimi ve öğretimine imkan sağlamasıdır.
Laiklik ile zorunlu din öğretiminin çelişmeyeceği görüşünü savunanlar da olmuştur. Mesela rahmetli Ahmet Gürtaş, Türk ocakları genel merkezi ve İzmir Şubesi ile Doküz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin müştereken tertip ettikleri Cumhuriyet’in 75. yılında Türkiye’de Din Eğitim ve Öğretimi konulu toplantıda sunduğu bildiride (s 452-548) zorunlu din öğretimini laikliğin gereği olarak görmektedir. Tevhid-i Tedrisat kanununu ileri sürerek zorunlu din öğretimini savunanlar da vardır. Prof. Dr. Hüseyin Atay,Din Öğretimi dergisinin Mayıs – Haziran 1993 tarihinde çıkan 40. sayısında zorunlu din öğretimini savunmakta;bu konuda en doğru tutumun zorunlu din öğretimi olduğunu ileri sürmekte, din öğretiminin zorunlu olmasını istemeyenleri de konuyu istismar etmekle suçlamaktadır. Her ne kadar hoca buna zorunlu din öğretimi diyorsa da biz bundan maksadın din kültürü öğretimi olduğunu biliyoruz.
Yukarıda adı geçen makalenin son cümlelerinde din öğretimi M.E.B. ca verilmezse, her grubun istediği gibi din öğretimi yapma imkanı bulacağını ve gençleri gerçek dine göre değil, kendi isteklerine göre yönlendireceklerini ileri sürmektadir. Aynı görüş bazılarınca da savunulmaktadır Bundan anlaşılan odur ki, din kültürü öğretiminin zorunlu olma uygulaması, dini duyarlılıktan çok, kamu düzeni ve siyaseti projesinin gereği olarak gündeme alınmış, farklı mercilerin din eğitimi vermesini ve sonuçta kamusal hayatı ve düzeni etkileyecek çatlakların ortaya çıkmasını önlemek için gidilmiş bir yoldur ve kamu düzeninin bir parçasını teşkil eder.
Zorunlu din öğretimi tabir caizse iki tarafı keskin bir bıçaktır.Siz din öğretiminin zorunlu olması ile herkese dinini öğrettiğinizi ve bundan dolayı da daha dindar bir topluma ulaşacağınızı düşünürken, bu derslerde öğretilen bilgilerin bilişsel alanla ilgili olduğu kadar hatta ondan daha da fazla duyuşsal alanla ilgili olduğu gerçeği önünüze çıkmaktadır.Duyuşsal alan içine giren konular ,zorunlu olma ile yanyana geldiğinde, insanların bu durumu içine sindirememesiyle sonuçlanmakta, ,böylece bu faaliyetle bazan da kaş yapayım derken göz çıkarılmaktadır.Zorunlu olarak öğrenilmiş olan bu bilgilerin eskilerin deyimiyle “ihtiyari” şimdilerdeki deyimle istendik(iradi) olmamasından dolayı içselleştirilememesi, onların hayata geçirilmesini zorlaştırmaktadır.Zorunlu olarak ,veya diğer bir deyişle istek dışı olarak derse giren öğrencinin din karşısındaki psikolojik durumu, daha sonra onda din karşıtı tutumların ortaya çıkması ihtimalini gündeme getirmektedir..Bu ihtimalin boyutlarının sanılanın ötesinde bir yükseklikte olabileceğini de göz önüne almak gerekmektedirBu durum,ilk ve orta öğretimde 13 kredi ders saati din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimi yapılan ülkemizde, resmi ve özel kurumlarda meydana gelen ahlaki erozyonun, halkımızdaki derin çıkmazın,yolsuzlukların,içki sigara,uyuşturucu kullanmak,kumar oynamak gibi kötü alışkanlıkların,aile düzenini ortadan kaldıran fuhuş ,zina gibi bozuklukların temel sebebinin insanımıza iyi bir din eğitimi ve öğretimi verilememiş olmasından kaynaklandığını”düşündürtmekte ve bu konuda bugün yaptığımız gibi çeşitli toplantılar düzenlenerek sistemin doğru temellere oturtulması sağlanmaya çalışılmaktadır.Bu önemli gerekçelerden dolayı,yeni düzenlemelere gidilmelidir.
Din eğitimi ve öğretiminin zorunlu olması veya olmaması konusunda bugünün şartları içinde bbbirisi için liberal,diğeri için muhafazakar denilebilecek iki ayrı yol izlenebilir:
a-Eğer konuya liberal -demokratik-laik bir tutumla yaklaşırsanız o zaman halen yapılmakta olan ve yukarıda sınırları ve amaçları hakkında bilgi verilen “Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretimi” dersinin kaldırılarak yerine Din Eğitimi ve Öğretimi adıyla seçmeli yeni bir dersin konması ,mevcut dersin din kültürü ile ilgili konularının tarih dersinde, kültür ve medeniyet ünitesi altında geniş olarak ele alınması ve okutulması , Ahlak Bilgisi öğretiminin ise,vatandaşlık veya felsefe derslerinin konusu haline getirilmesi yolu tutulabilir.. Böylece tarafsızlık ve nesnellik ilkesinin korunması sağlanmış olur.Ben yapılması gerekenin bu olduğuna,şimdi yapılmasa bıle çok yakın bir gelecekte bu noktalara gelineceğine inanıyorum. Böylece ortaya çıkacak seçmeli din eğitimi ve öğretimi dersi, ihtiyacı,öğrencinin veya velisinin isteğine bağlı, ama gereken içerik ve nitelikte bir müfredatla giderebilecektir.
b-Eğer geçici bir çözüm olarak konuya muhafazakar-demokratik-laik bir tutumla yaklaşırsanız o zaman öğrencinin henüz istendik-istemdışı( iradi-gayri iradi) ayırımını yapmadığı ilköğretim kademesinde mevcut durumun korunması, ılköğretimin tüm sınıflarında (1,2,3. sınıflar dahil) Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretiminin yapılması,böylece zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin devam ettirilmesi,orta öğretim düzeyinde ise,yukarıda açıklanan işlem yapılarak insan ve toplum bilimleri dersleri gurubunun içine alınması ve Din Eğitimi ve Öğretimi adıyla seçmeli yeni bir dersin konması yolu tutulabilir..Böylece,hem zorunluluk azaltılmış,hem de dersler, öğrencilerin,din derslerine zorunlu olarak ve isteklerinin dışında,girdiklerini düşünmelerinden dolayı ortaya çıkan rahatsız edici psikolojik durumdan kurtarılmış olur..
Ayrıca yuksek öğretime de isteğe bağlılık sınırları içerisinde din eğitimi dersleri konularak ilerde ülkenin başına geçecek olan aydınlarımızın dinlerini daha iyi ve derinlemesine öğrenmeleri sağlanmalıdır.Bireyin, mesleki becerilerini kazandığı,bunun yanı sıra, kendi kişiliğini oluşturduğu, prensiplerini, düşünce hayatını, kazanımlarını sorguladığı ve törpülediği üniversite döneminde kendisine yardımcı olacak, sorularını cevaplayacak bir din eğitimine ihtiyacı olduğu açıktır. Yüksek öğretim kurumlarında (teknik üniversiteler dahil) isteğe bağlı olarak açılacak din eğitimi ve öğretimi dersleri,kaliteli ve aydın beyinlerin din eğitimi ve öğretimi ihtiyaçlarını giderebilecektir. Ancak, dersin içeriği, eğitim ve öğretim sürecinin son dönemini yaşayan bir üniversite öğrencisinin ihtiyaçlarını karşılayacak,onun düşünsel yetişkinliği, seçilmişliği ve bireysel hayatını kurma çabalarının yoğunluğu göz önüne alınarak,ve üniversite eğitimi şartlarını sağlayacak düzeyde olmalıdır. Bu bağlamda, ders birtakım felsefi ve toplumsal konuları da içermelidir ve öğrencinin derse katılımını sağlayacak ödev ve uygulamalarla yürütülmelidir. Ayrıca derste, dersin seçimi öğrenciye bırakıldığı gibi, seçenler ve seçmeyenler arasında haksızlığı yol açabilecek bir not değerlendirmesi de olmamalıdır. Böylece uzun zamandır şikayet ettiğimiz aydınımızın halktan kopuk olarak yetişmesinin de bir ölçüde önüne geçilmiş olacaktır.
Devletin gözetimi altında din eğitimi, ancak liberal ve demokratik devlet ve yönetim anlayışı bulunduğunda savunulabilir. O takdirde devlet, dinin nasıl anlaşılması, yaşanması ve öğretilmesi konusunda belirleyici değil, sadece imkan sağlayıcı ve düzeni kurucu bir işlev yüklenir. Çünkü din, ona inananların onu nasıl anladığı ve yaşadığıyla ilintili bir husustur. Dinler hayatın tabii akışı içinde yerini alır ve uygulanır. Dıştan belirlemeyle, dayatmayla olmaz. Bundan dolayı liberal, laik, demokratik toplumlarda devletin tanınmış bir dini de olmaz. Devletin gözetimi sadece gözetim düzeyinde kalır.
Bu itibarla gerek devlet okullarında,gerekse,özel kurumlarda seçmeli derslerle yapılacak din eğitiminin devletin gözetiminde yapılmasının,ama sınırlayıcı bir denetim anlayışının terkedilmesinin gerektiğini düşünüyorum. Gözetim boyutlarının ötesinde bir denetimin din eğitimi ve öğretimi açısından bazı sakıncalar ortaya çıkardığını söylemek mümkündür.Bu sakıncaların başında, insanlarda bu eğitim ve öğretime güvensizliğin ortaya çıkması gelmektedir.Halbuki eğitim ve öğretimin amaçlarını gerçeklaştirebilmesi güven ortamının varlığına sıkı sıkıya bağlı bir hadisedir Halk İslamı öğrenmede öğretim kurumlarına güven duymalı,hatta yapılan faaliyetler bu güveni artırarak devam ettirmelidir.Gözetimi aşan denetim anlayışı,bu durumun gereği olarak devletin müfredat proğramını hazırlaması veya hazırlanan proğrama en azından müdahale etmesi gibi olumsuzluklar ortaya çıkarmaktadır.Böylece inananlar,dini ihtiyaç ve beklentilerini karşılayamayan bir proğramla karşı karşıya oldukları psikolojisine girmektedirler.Bu da onlarda güvensizlik oluşturmaktadır.Bütün bunların aşılması için proğramların dini otoritelere yaptırılması veya en azından onların onayının alınması gerekmektedir.

Devletin gözetim ve denetiminin,gözetim düzeyinde kalması aslında sakınca bir yana,olumlu bir etken olarak bile düşünülebilir.Böylece vukuu çok muhtemel bir çok kargaşa ve karmaşanın önüne geçilmiş olur.Denetimin gözetimi sağlayacak sınırlarda kalması halinde bir sakınca teşkil edeceğini düşünmüyorum.

Gene Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 numaralı ek protokolünün “çocuğun eğitim ve öğretimini ana ve babanın kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama hakkına devletin saygı göstermesini” amir 2. maddesine ülkemizin 1950 yılında koyduğu “tevhid-i tedrisat hükümlerini saklı tutacağı” yolundaki çekince de tartışılmalıdır. Bu durumun sözleşme kriterlerine uygun düşmediğine ve sözleşmenin milli mevzuatla çatışması halinde bu durumun anayasanın 15. ve 90. maddeleri ile nasıl bağdaşabileceği ele alınmalıdır. Bilindiği gibi sözleşme organları (komisyon ve divan) bir uyuşmazlık halinde yorumlarını sözleşmeye ve kendi anlayışlarına göre yaparlar. Milli kavram ve prensiplere bağlı değillerdir. Ayrıca bu çekince,Türk Medeni Kanunu’nun 266. maddesine göre de anlamsız olmaktadır. Bu maddeye göre, “çocuğun din eğitimini belirleme hakkı ana babaya aittir. Ana babanın bu konudaki hürriyetini sınırlayacak her türlü sözleşme geçersizdir.”
Liberal-demokratik-laik toplumlarda bireylerin kendi dinlerini diledikleri gibi seçme,öğrenme ve yaşama hakkı olmalıdır. Aile de bu seçmede kilit bir rol üstlenmiştir.Bu rol onun en tabii hakkıdır. Eğitimin tek tip olması, ancak hukukun ve devletin ortak amaçları istikametinde yapılabilir.Tevhid-i tedrisatla çatışması ileri sürülerek bu hakkın ailenin elinden alınması düşünülemez. Devletin bütün vatandaşlarını tek tip görme isteğini ve bunu eğitimle gerçekleştirmesini,farklı dini algılamaları da önleyici bir katılıkta uygulaması yanlıştır. İnsanların diledikleri dine girmesi, ailelerin çocuklarını kendi örfleri,anlayışları ve dinleri üzere eğitmesi en tabii haklarıdır. Kamu düzenini ihlal etmedikleri sürece devletin buna karışma hakkı olmamalıdır. Dileyen, çocuğunu budist, dileyen müslüman yapsın. Bütün bunlardan dolayı devletimizin artık Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1 numaralı ek protokolünün 2. maddesine koyduğu tevhid-i tedrisat kanunu ile ilgili çekincenin geri alınması ve böylece Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür eğitim” hedefine geçilmesinin ve gene onun “toplumun ihtiyaçlarına ve toplumsal hayatın ve çağın gereklerine uygun bir eğitim” politikasının geliştirilmesinin önünün açılmasına fırsat tanınmalıdır.
Bütün bu yaklaşımlardan sonra yeni yapılan ve genel hatları ile bir hayli başarılı gözüken ilköğretim din kültürü ve ahlak bilgisi dersi müfredat programı ve uygulanması konusunda da şu teklifler yapılabilir diye düşünüyorum
a. Konuları arasında ahlak, folklör, gelenek,görenek, türk kültür hayatı gibi hususlar olan diğer dersler, özellikle Türk Dili ve Edebiyatı, Milli Tarih, Milli Coğrafya dersleri ile din kültürü ve ahlak bilgisi dersi arasında çok ciddi bağlantılar kurulmalıdır.Dersler,bu konular ile dinimiz arasındaki bağlantılar devamlı vurgulanmak suretiyle işlenmelidir.Okulun bir amacının da ahlak eğitimi kazandırmak olması sebebiyle tüm öğretmenler bu konuda duyarlı olmalı, din derslerinde kazandırılmak istenenlerin diğer derslerde yıkılmasının hatta hırpalanmasının önüne geçilmelidir.
b. Proğram yeniden ele alınmalı ve bir komisyona hazırlattırılmalıdır.Bu komisyon içinde de proğram geliştirme uzmanlarının yanında din eğitimi uzmanları,uygulayıcı öğretmenler,eğitim psikoloğları ve diyanet temsilcileri muhakkak bulunmalıdır.
c. Konuların tesbit ve işlenişinde esneklik sağlanmalı,mahallilik kuralı gereğince o yörenin dini ihtiyaçlarına göre düzenleme yapabilme imkanı getirilmelidir.İhtiyacın tesbitinde müftülüklerden yararlanılabilmelidir.
d. Dersin genel amaçları yanında ünite ve konuların özel amaçları daha özenle tesbit edilmeli,bu amaçların tesbitinde gözlenebilir öğrenci davranışı ölçü olarak alınmalıdır.
e. 222 sayılı ilköğretim ve eğitim kanunu gereğince 15 yaşın sonuna kadar Kur’an okumayı öğrenme hakkı olmayan çocuklarımıza okullarımızda bu imkan sağlanmalı ve Kur’an’ı yüzünden okuma ve Kur’an içeriğini mealden öğrenme üniteleri müfredata muhakkak ilave edılmelidir.
Yeniden yapılmakta olduğunu duyduğumuz ,fakat ilköğretim proğramının hazırlanmasında olduğu gibi bu sefer de sürece iştirak ettirilmediğimiz için haberdar dahi edilmediğimiz, tasavvufi din anlayışının öne çıkarıldığını ve tek bir mezhebe bağlı olmaktan ziyade, farklı dini geleneklerin ihtiyaçlarını karşılama anlayışı ile hazırlandığını duyduğumuz lise seçmeli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi proğramında mevcut ünitelerin yanına;
a. Allah – insan ilişkisini, insanın diğer insanlar karşısındaki özgürlüğünü vurgulayacak şekilde tevhid ilkesi,
b. İinsanların can, mal güvenliği ile kul hakkının ve her türlü özgürlüğünün kutsallığını vurgulayacak şekilde adalet ilkesi,
c. Müslümanların gerek kendi aralarındaki ilişkilerinde ve gerekse diğer dinlerle olan ilşikilerinde diyalog ve saygıyı öne çıkaracak şekilde barış ilkesi,
d. Din, dil, ırk ayrımcılığını reddeden ve hukukun üstünlüğünü her türlü statikonun önünde tutacak şekilde eşitlik ilkesi,
e. Toplumsal değerlere sahip çıkılmasını, kültürün değişime açık olması suretiyle korunmasını veya bir başka deyişle istikrar içinde yenilenmeyi vurgulayacak şekilde ahlak ilkesi,
f. Çevre bilinci, hayvanları sevme ve koruma gibi günümüz dünyasının temel problemleri seçmeli din eğitimi müfredatı içinde ünite düzeyinde yer almalıdır.
g. İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde geçen inanç ve ibadet konularının tekrar edilmesi sağlanmalıdır.
h. Bütün bunların tümünden daha önemlisi, konuların bilişsel alanla ilgili olduğu kadar ,hatta ondan da fazla duyuşsal alan içine girdiği bilinci her zaman göz önünde bulundurulmalı, hem yukarda zikredilen konularda, hem inanç,ibadet ve ahlak konularında geçen değerleri öğrencinin benimsemesini, davranış ve alışkanlık haline getirmesini sağlamak için bunların pratik hayattaki yararları vurgulanarak uygulamaları ve eğitimleri yapılabilmeli,okul yönetimi ile işbirliği içinde dersler ciddi bir şekilde işlenmelidir.
ı. Bu konuların işlenebilmesi için ders, haftada en az 2 ders saati ile kredilendirilmelidir.
Bütün bu konuların tartışılmasının, ülkemizde bir türlü yerine oturtulamayan din ve devletin kendi alanlarında egemen olması, devletin dinler karşısındaki tarafsızlığı, tanınmış bir dininin olmaması, devletin fertlerin dini hayatına müdahale etmemesi gibi laikliğin içeriğini oluşturan ilkeler açısından zaman zaman tartışılan uygulamaların aydınlatılmasına katkıda bulunacağına inanıyorum. Bu konuların, en yakın ilgilileri olan din eğitimcilerinin arasında bu sempozyumda tartışılmasının bir çok getirileri olacağını,tartışmadan kaçmanın konudan kendi kendimizi dışlamak anlamına geleceğini düşünüyorum. Bu konulardaki tartışma eksikliğinin en kısa zamanda giderilmesi umudu ile hepinizi saygıyla selamlıyorum

 

Diyanet İle İlgili Görüşler

 

Ülkemizde yetişkin eğitiminin daha verimli hale gelebilmesi ve mevcut sorunların çözülebilmesi için şu öneriler göz önünde bulundurulmalıdır:

 

Yetişkin din eğitimi, ulusal eğitim politikasının en temel parçalarından biri olarak kabul edilmeli,bu anlayışla düzenlenmeli ve desteklenmelidir.

 

Yetişkin din eğitimi verilen mekanların fiziksel durumları iyileştirilmeli, ve bu mekanlar, ihtiyaca cevap verir hale getirilmelidir.. 

 

Yetişkin eğitimcisinin rolü ve yeterlikleri tam olarak belirlenmeli ve buna göre yetiştirilmeli ,halen görev yapanlar hizmet içi eğitim kursları ile geliştirilmelidir

 

Kur’an Kurslarında uygulanan programlar ihtiyaca uygun çerçeve programlar şeklinde düzenlenmeli, Müftülüklere mahalli ihtiyaçlara göre değiştirme ve zenginleştirme yetkisi tanınmalıdır.

 

Yetişkin eğitiminin ihtiyacı olan kitlelere ulaştırılması için eğitim proğramları dönem başlamadan ilan edilmeli,herkesin ulaşabileceği yer,mekan ve alanlara asılmalıdır. Yetişkinlerin hangi kurslara katılabilecekleri ile ilgili bir rehberlik ve danışmanlık hizmeti olmalıdır.

 

Yetişkin din eğitimi ülkenin bütün kesimlerinde yaygın hale getirilmeli ve tüm halk bu eğitimden yararlanabilmesi amacı güdülmelidir..

 

Yetişkin din eğitimi ve eğitimci yetiştirme  konularında Üniversiteler,Millî Eğitim Bakanlığı ve Halk Eğitim Merkezleri ile işbirliği sağlanmalı,proğramlar geliştirilmeli ve zenginleştirilmelidir..

 

III-Periyodik Faaliyetler:

Bu faaliyetlerin dışında Başkanlığın periyodik olarak veya uygun zamanlarda yapabileceği bazı faaliyetler de bulunmaktadır.Bunlardan bazıları aşağıda sıralanmıştır.

 

1- Özel günlerde ve özellikle tabii afet olan yerlere Diyanet İşleri Başkanı bizzat gitmeli,insanların acılarını paylaşmalı ve onlara moral vermelidir.

 

2- Tabii afete maruz kalmış yörelerde halka moral vaazları verecek bir ekip merkezde daima hazır tutulmalı,gerektiğinde ekip,afet mahalline süratle sevkedilmelidir.

 

3- Müftülükler,din görevlilerinin aktif görev üstleneceği arama-kurtarma ekipleri kurmalı,halktan,özellikle gençlerden bu ekibe destek almalıdır.

 

4- Başkanlık trafik kazalarının önlenmesinde aktif rol üstlenmeli ve bu kararını basın ve medya önünde deklere etmelidir.

 

5- “Temiz Toplum” ve “Lütfen”gibi kampanyalar desteklenmeli,kampanyaların çeşitli aşamalarında bu destek tekrarlanmalıdır.

 

6- Çevre koruma ve hayvan hakları derneklerine destek verilmeli,bunların bazı faaliyetlerine iştirak edilmelidir.

 

7- Cezaevi ve hastane hizmetleri geliştirilerek yaygınlaştırılmalı,buralarda dini telkin yöntemi öne çıkarılarak faaliyetler yapılmalıdır.

 

8- Halk arasında geleneksel olarak yapılan yağmur veya şükür duası daha törensel bir hüviyete büründürülmeli,

 

9-  Müftülük sınırları içinde bir yıl boyunca ölenlerin anısına  uygun yerlerde ağaç dikme törenleri yapılmalı,Diyanet Ormanı adı verilen bu tür yerlerin genişletilmesi ve 

     yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.

 

10- Sanat çalışmaları takip edilmeli,uygun görülen sanatçılar ödüllendirilmelidir.

 

11- Diyanet tv ve Diyanet FM en kısa zamanda kurulmalıdır.

 

12- Kutlu Doğum Haftası Faaliyetlerinin daha verimli olması için kutlu doğum etkinlikleri  nisan ayının son haftasında sabitleştirilmelidir.

 

         13- Kutlu Doğum Haftasında,okullarda idare ile işbirliği içinde,DKAB dersinde üstün başarı gösteren öğrencilerle, Ahlaki erdemlilik gösteren öğrenciler İslam 

              ansiklopedisi,tefsir,ilmihal ve meallerle ödüllendirilmeli,çok başarılı öğrencilere burs verilmelidir.